BİR BAŞARISIZLIK HİKÂYESİ II
After Photos

Kaybedenler Kulübü

Kaybedenler Kulübü iftiharla sunar...

Yirmili yaşların sonu ile otuzlu yaşların ortaları, sanırım en çok çeyrek taktığım yıllardı. Tüm çevrem takır takır evleniyor bize de takır takır çeyrekleri takmak düşüyordu. Hoş o zamanlar çeyrek takmak bugünkü kadar dert de değildi. Zaten ben çok şükür gittiğim her düğünde çeyrek takmama rağmen en az yarımlık eğlenirdim. İkinci dereceden tanıdığımın düğünlerinde bile tükettiğim alkolün etkisinden midir bilmem, çok halay başında bulmuşumdur kendimi. Anlayacağınız hep amorti etmişimdir, ne bir istemim ne bir pişmanlığım vardır. Üzüldüğüm tek konu, o günlerden elimde pek de fotoğraf olmamasıdır sadece. Ne de olsa insan, her gün en güzel takımlarını giyip, gecenin sonunda da kravatını kafasına bağlayıp halay başı olmuyor. Zaten hayat dediğimiz bu yolda, gün geçmiyor ki üzülecek bir şey görmeyelim, bari zamandan keder çaldığımız şu birkaç özel anlarda, daha çok fotoğraf çektirmiş olsaydım. Ya da çekilen tüm fotoğraflarıma ulaşabilseydim.

Aslında bu hissiyat, düğünlerden ziyade her Antalya konferanslarının dönüşünde olurdu daha çok. Üyesi olduğum bir sivil toplum kuruluşunun, her sene mayıs ayında yapılan bir haftalık konferanslarında, dönemin yıl sonu toplantısı düzenlenir, sunumlar yapılır, konuşmacılar dinlenir, ödüller verilir ve son gece de bir gala yemeği ve eğlencesi olurdu. Genelde ailece gidilen bu etkinliklerde, çocuklar havuzdu denizdi eğlenirken, eşlerimiz dinlenir biz de toplantılardan arta kalan zamanlarda onlara katılırdık. Tabii ki en eğlenceli kısım son gün yapılan - ki genelde cumartesi gecesi olurdu - baloydu. Sabahın son saatlerine kadar eğlendikten sonra uçağı kaçırmamak adına, uyumakla uyumamak arasında kaldığın ikilemi saymazsak, hep güzel anılarla dönerdik. Ama aynı gittiğim düğünlerde de yaşadığım gibi dönüşte elimde o güzel anlardan kalma ya bir iki fotoğraf olurdu ya da hiç olmazdı.

Oysa ki bu tarz etkinliklerde ortada hep birkaç fotoğrafçı olur, tüm gece boyunca masaları tek tek çeker, sonra da pistteki eğlence boyunca flashları patlatırlardı. Gecenin hemen başında lobiye bir stand kurup her masadan birkaç kareyi ücreti mukabilinde size verirlerdi ama eğlencenin son kısmında ya da gelinle damata veda ederken verdiğin o klasik pozlar, hiçbir zaman eline geçmezdi. Ertesi gün de işi gücü bırakıp o fotoğrafçıya gidip dün geceki arşivi tarayıp kendi fotoğraflarını seçmek için ne vakit vardı ne de yürek.

Profesyonel olarak bu işi Adana’da yapan ve sık sık bu tarz etkinliklerde karşılaştığımız ve yakinen tanıdığım birkaç fotoğrafçı arkadaşımla bu konuyu konuşmak istedim. Bir ‘cin fikrim’ vardı. Bir internet sitesi yapacaktık, o düğünün ya da etkinliğin tüm fotoğrafları ertesi gün bu siteye etkinliğin adı ile yüklenecekti ve isteyen herkes evinden o siteye girip, çekilen tüm fotoğrafları görebilecek ve istediklerini sepete atıp kredi kartı ile online ödemesini yapıp adresine kargolanmasını isteyebilecekti. Lakin ekmek parasını bu işten kazanan bu arkadaşları ikna etmek pek de kolay değildi.

Öncelikle güvenlikten çekiniyorlardı, ki haklıydılar çünkü o fotoğrafları gelinin eski sevgilisi ya da damadın nişanı atan bir önceki nişanlısı da alabilirdi. İnternet sitesindeki her albüme bir şifre ile giriş yapabileceğimizi söyledim. Şifreyi de düğün günü masalara bırakılacak kartvizit tarzı bir bilgi notuyla hem tüm davetlilere bu gecenin fotoğraflarını yarından itibaren internet sitemizde bulabileceklerinin bilgisini vermiş olurduk, hem de o bilgi notunda giriş şifresini yazardık. Güvenlik kısmına pek emin olamadılar ama masalara kart bırakmak fikri cazip gelmişti. Lakin dertlerin en büyüğü, fotoğrafları internet sitesinden bedavaya download edilmesi ihtimaliydi. Bunun için en geçerli çözüm fotoğrafların düşük çözünürlükte tutulması ve üzerlerinde watermark denilen bir çeşit yazı ya da logo eklenmesiydi ama tedirginlikleri pek geçmemişti. En son dayanamadım, ‘bir gecede kaç kare çekiyorsunuz?’ dedim, yaklaşık 2000 adet dediler. ‘Kaçını kapıda satıyorsunuz?’ dedim, 50sini dediler. ‘Gerisi ne oluyor?’ dedim, çöp olarak arşivde duruyor dediler. Sonunda, zaten hiçbir zaman satılmayacak binlerce fotoğrafın, bir ihtimal de olsa, satılması fikri onlara da sıcak gelmişti. En son kredimi de, düğün tarifesi fiyatından değil de normalde bir fotoğrafı kaça tab ediyorlarsa o fiyattan satılması gerektiğine iknada kullandıktan sonra prensipte anlaşmıştık.

Ajansta yine hummalı bir çalışma başlamıştı. İnternet sitesinin adı afterphotos.com olacaktı. Çok manidardı. Düğündü, davetti, etkinlikti, konferanstı bu tarz önemli günlerde çekilen fotoğrafları ertesi gün After Photos sitesinde bulacaklardı. Zaten After kelimesi artık neredeyse türkçeleşmişti. Siteye de basit ama etkili özellikler eklemiştik. Ziyaretçi geliyor, istediği albüme şifresiyle giriyor, istediği fotoğrafları sepete atıyordu. Bu süreçte hangi boy tab edilmesini istiyorsa hemen yan menüden seçiyor, tercihine göre renkli, siyah/beyaz ya da sephia olarak talep edebiliyor, hatta isterse çerçeve bile ekleyebiliyordu. Bizim arkadaşları nasıl ikna edeceğimi bilmesem de bir de fotoğrafı tab ettirmek istemeyen, sadece bilgisayarına orijinal boyutunu download etmek isteyenler için de bir tık daha yüksek fiyata fotoğrafın ham halinin de satın alabiliyordu. Nihayetinde düğünün son dakikalarında, Almanya’dan gelen hala ve ya da Ankara’dan gelen dayı için belki de tab edilmiş çerçeveli fotoğraftan ziyade bu ham orijinal dosya daha çok makbule geçecekti. Ayrıca her ne kadar bu işe başlamak için gerekli motivasyonu Adanalı Fotoğrafçılardan almış olsam da, esas ilgiyi Antalya otellerinden bekliyordum. On iki ay boyunca, onlarca otelde yüzlerce etkinlik oluyordu. Diz Antroplasti Derneği'nin yıl sonu toplantısı, Nöroşirürji ve Beyin cerrahlarının yılbaşı partisi, Plastik cerrah ve rekonstrüksiyon uzmanlarının dönem konferansı ve adını telaffuz edemediğim daha nicesi. Her sene yüzlerce doktor, diş hekimi, ilaç mümessilleri bu etkinliklerde konuşmacı ya da katılımcı olarak yer alıyor ve satın almadıkları binlerce fotoğraf çektiriyorlardı. İmkan verilse onların da instagramları için bu fotoları satın alacaklarına emindim.

Yanılmışım… Adana’nın Seyhan, Hilton ve Sheraton Otellerinin ve kuzeydeki birkaç düğün salonu ve açık hava mekanlarının fotoğrafçıları yakinen tanıdığım arkadaşlar olmasına rağmen siteyi aktif olarak kullandırtamadık. Bazısı fotoğrafları yüklemeye üşendi, bazısının yapacak vakti yoktu, bazısının da yüreği. Yine de birkaçı siteyi kullanmaya başlamıştı aslında. Ama esas hayal kırıklığı, Antalya’daki yüzlerce otel ile telefon görüşmeleri pek sonuç vermiyordu. Bir referans dahi olmadan, körlemesine yapılan telefon görüşmelerinde bu kadar detaylı bir işi; amaçlarıyla, avantajlarıyla, felsefesi ile anlatmak hiç kolay değildi. Çoğu zaman firma yetkilisine bile ulaşamıyor bir de 850’li hatlardan arayıp sağlık sigortası ya da kredi kartı satmaya çalışıyormuşuz gibi muamele görüyorduk. Ya çok daha büyük bir pazarlama işine soyunacaktık ya da Ali Koç’a ulaşıp tüm Divan Otellerinde bu sistemin zorunlu hale getirilmesini sağlayacaktık. Hoş onu becersek zaten diğer zincir oteller bizi bulurdu ama artık ne Ali Bey’e ulaşacak gücümüz vardı ne de motivasyonumuz kalmıştı. Tek anlamlı teşekkürü fotoğrafçı arkadaşlarımdan biri yapmıştı. "Artık çok rahat ettim," dedi ve devam etti: "Gelinle damadı ofise çağırıp saatlerce fotoğraf seçtirmekle uğraşmıyorum. Onlara linki verip, 'Evinizde oturun, rahat rahat seçin. Bana sadece seçtiklerinizin numaralarını yollayın, albümünüzü hazırlayayım,' diyorum." diye anlattı. Sitenin bize bir hayrı olmamıştı ama en azından hiç tahmin etmediğim bir işe yaramıştı diyebilirim.

Her ne kadar kendimize sağda solda Reklam Ajansı falan desek de, aslında bir tasarım firmasıydık ve siteyi yayına açmak; bizim, işimizi alnımızın akıyla tamamladığımız anlamına geliyordu. Pazarlama ya da satış da zaten bizim konumuz değildi. Yani demem o ki; öyle aile evinin garajında iki kafadar bir araya gelince, her cin fikir elmaya dönüşmüyor, o garajın hangi komşunun garajıyla yan yana olduğunun da etkisi büyük. Yoksa böyle armut gibi kalırsın işte…

yukarı